Sabahın ilk ışıkları perdelerden süzülürken, kendimi yataktan söküp dışarı atmak yine zor olmuştu. Gözlerim yarı kapalı, zihnim tam uyanamamış hâlde; öğlene kadar geçen her dakika, içimde bir ağırlık ve derin bir ızdırapla doluydu. Son zamanlarda “yetişkin” taklidi yaptığım günlerin sayısı hızla artıyordu. İşin içinden nasıl sıyrılacağımı ise yalnızca Allah bilirdi.
Ama öğleden sonra…
Öğleden sonra hayatın bana bıraktığı küçük bir pencereydi. Rolümü biraz daha iyi oynadığım, kahve molalarıyla nefes alabildiğim, pembe post-it kâğıtlarına alın yazısı gibi notlar düşerek kendimi kandırdığım bir zaman aralığı… Bilgisayarın tıkırtısı, klavyenin tuş sesi, bitmek bilmeyen telefon trafiği… Hepsi bir sahnenin dekorlarıydı ve ben o sahnede rol yapan oyuncu. Yetişkinler arasında dolanan, pembe bir hayal dünyasından çıkmak istemeyen bir kızdım aslında.
O gün öğleden sonra içimde başka bir heyecan vardı. Gün boyu aklımda dönüp duran o çanta… Haftalardır rüyalarıma giren, uğruna ince uzun topuklularla yürümeyi göze aldığım çanta. Özellikle telefonla aramış, ayırtmıştım. “Gitmeliyim” diyordum içimden. “O çanta benim olmalı.”
Ama topuklularım başka bir hikâye yazıyordu. Her adımda gücüm biraz daha azalıyor, dengesiz adımlarım bir hokkabazın ip üstünde dengesini bulmaya çalışmasını andırıyordu. Yoldan geçen insanlar bakıyor, ben görmezden geliyordum. Uzun bir yolun yarısına gelmiştim, ama yanlış günü seçtiğim kesindi. Keşke çantamdan düz bir babet çıkarıp “acil durumlarda camı kırınız” yazısı gibi ayağıma geçirsem, diyordum. Ama çok geçti artık.
Ve korktuğum oldu. Yere kapaklandım. Utanmalı mıydım? Belki. Ama umurumda bile değildi. Son zamanlardaki bu umursamazlığım, beni utanç anlarından kurtaran bir zırh gibiydi. Arkadan bir kadın panikle koştu, beni kaldırdı. Arabasıyla gideceğim yere bırakmayı teklif etti. Yolda bana dönüp gülerek,
“Bir de biz kadınlarla inatlaşıyorlar,” dedi. “Kendimize bu acıyı çektiriyorsak, kim bilir başkalarına neler yaparız?”
Kahkahası yolda yankılandı. Ben de güldüm. Hayatımda hiçbir fikre bu kadar içten katılmamıştım. Çünkü ben bir kadındım; topuklularım beni mahvetse de yürümeye devam eden, sırf istediğim çanta için acıya rağmen ilerleyen bir kadın.
Alışveriş merkezine vardığımda maceram bitmedi. Tam hedefime ulaşmıştım ki topuğum kırıldı. Tüm değerlerimi bir kenara bırakıp ayakkabılarımı çıkardım. Çıplak ayakla, resmi kıyafetlerimle AVM’nin içinde yürüyordum. Güvenlikçiler kadındı; bana samimi bir gülümseme attılar:
“En iyisini yapmışsın!”
Belki de bu yüzden rahattım. Belki de başka kadınların onayını hissettiğim için. Ya da belki gerçekten kimin ne düşündüğünü umursamayan özgüvenli bir alışveriş bağımlısıydım.
Rastgele bir mağazaya girip bir çift pembe terlik aldım. Resmi ceketimin, kumaş pantolonumun altına… pembe terliklerimle devam ettim yoluma. Nihayet çantayı aldım. Elimde zaferim, ayağımda pembeliğim… Yarı ciddi, yarı kafadan çatlak hâlimle eve döndüm. Artık düşmek yok, dengesiz adımlar yok. Pembe terliklerim vardı ayağımda; ironik ama bana en çok yakışan aksesuar.
Kadınlar bazen ince topukların üzerinde yürür, bazen terliklerle koşar, ama hep giderler.
Düşerler, kalkarlar, kahkaha atarlar, utanırlar, sonra umursamazlar — ama hiçbir zaman vazgeçmezler.
Çünkü onların içinde, “yapamam” diyen sesi susturacak kadar güçlü bir istek, bir kararlılık vardır.
O çanta, belki bir alışveriş zaferi gibi görünür dışarıdan. Ama aslında çok daha derin bir şeyin simgesidir:
Kadınların, ne olursa olsun istediklerinin peşinden gitme cesareti.
Topuk kırılır, diz kanar, yollar uzar… ama o istek, o küçük parıltı, hiçbir zaman sönmez.
Ve sonunda bir kadın, kumaş pantolonunun altına pembe terliklerini geçirip başını dik tutabiliyorsa,
dünya biraz daha onun istediği gibi dönüyordur demektir.

Yorum bırakın