Bazen aynaya bakarken gördüğümüz kişiyle, içimizde hissettiğimiz kişi arasında uçurumlar olur. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir insan gibi görünürüz: gülümseriz, konuşuruz, işlerimizi hallederiz. Ama içimizde, kimselerin bilmediği bir savaş sürer. Değersizlik duygusu ince ince işler damarlarımızı, en güzel anlarda bile zihnimizin arkasında küçük bir fısıltı olarak kalır: “Yeterince iyi değilim.”
Takıntılı düşünceler bu fısıltıyı megafona çevirir. Her bakışın altında bir yargı ararız, her sessizliğin içinde bir reddediş. Kaygı, sabah kahvemizin yanında istemeden gelen bir misafir gibi oturur masamıza. Endişe, gece uykumuzu böler ve kalbimizin ritmini hızlandırır. Oysa aslında kimse bizi o kadar da dikkatle izlemiyordur. Belki de sandığımız kadar değerli değilizdir.
Belki de kendimize sorulacak soru şu: “Ben gerçekten değersiz miyim, yoksa sadece öyle hissetmeye alıştım mı?” Çoğu zaman cevap ikinci oluyor. Çünkü değer, başkalarının bize nasıl baktığında değil; bizim kendimize nasıl baktığımızda saklı.
Çocukken kalbimize işlenen o küçük yaralar, büyüyünce en büyük yüklerimiz oluyor. Belki bir zamanlar görülmedik, duyulmadık ya da yeterince sevilmedik. Belki küçücük bir çocukken hissettiğimiz değersizlik duygusu, fark etmeden tüm benliğimize yayıldı. Ve şimdi, yetişkin olduğumuzda bile, ilişkilerimizin arka planında hep o eski ses konuşuyor: “Güvenemezsin, hayır.”
Takıntılı düşünceler işte burada devreye giriyor. O eski travmaların gölgesinde, zihnimiz sürekli kanıt arıyor. Kaygı, tahtakurusu gibi bizi yiyip bitiren bir arka fon müziğine dönüşüyor.
Tek kaçış yolu, ”Endişelendiğim, Üzerine kafa yorduğum ama sonunda yoluna giren şeyler.” listesine göz atmaktır. Geçmişte yanıldığınız için mutlu olduğunuz anlar sizi kurtaracaktır.

Yorum bırakın